10 Ağustos 2016 Çarşamba

Cahit Külebi / Hamoy'da yaptığım Söyleşi Metni / 2015







CAHİT KÜLEBİ



                                                                                                                             Çoban
                                                                                              O kadar çaldı ki yürekten
                                                                                              Türküler aşındırdı kavalı.

  

İçerik












1.        Başlarken


Şiir Yöntemim

Kimse yazmamı istemedi
Beş yaşımda kendim başladım
Bu yüzden düşkünlüğüm yok
Ayda yılda bir anımsarım

Saçılır kır çiçekleri
Ağzımı açtığım zaman
Sonra birleşir üçü beşi
Birer gümüşten mızrak olur
Gökyüzüne doğru atılan

En çok yurdumdan söz ettim
Doğayla insanla içli dışlı.
Sevinçler, acılar, özlemler…
Hepsi de çatal dişli.

İlk ustam oldu benim halk
Belleğimde akıp giden ırmak
Köylü diliyle türkü çağırdım
Onlarla gülüp ağlayarak.

İkinci ustamsa doğa
Şiirlerimde alın terim.
Bozkır türküsüyle doldu ciğerlerim.
Taşları düzleyen rüzgar gibi
Doğasıyla yontuldu dizelerim.

Üçüncü ustamdı kadınlar.
Tekdüze yaşantıya.
Kaynar dururlar semaver gibi.
Onlar öğretti bana sevgiyi.
Gözleri çıra gibi yanar,
Ak badem olur tenleri,
Güvercin kanadına benzer elleri.




Eritip yüreğimde sevgiyi, acıyı özlemi
Kurşun döker gibi döktüm tası.
Her biri başka biçim aldı.
Oyunlar da şeytanların aynası.

İşte doğrusu sözgelimi
Dokuyup yol üstüne attıklarım
Birer küçük köylü kilimi.


“Aramızda bir yalvaç gibi dolaşıyor o! O, küçük bir şiirle bile, nice kitaplara sığmayan, aydınlık bir dünya kazandırıyor bize! O nedenledir ki; Külebi’nin çağdaşı olmak, onunla birlikte bu havayı solumak, onu yakından tanımış olmak bir ayrıcalıktır.” Mustafa Şerif Onaran…

Cahit Külebi;

Ben şiir yazmak ve ata binmek için gelmiş bir insanım sanki.” 
Başka bir zaman Külebi;

Bir duvar ustası nasıl taş, tuğla seçerse benim gibi küçük ozanlarda sözcükleri öyle seçer.”

Ben şiiri bir iç döküş, bir konuşma, bir anlatı olarak sevdim”  

Şimdi Tokat’a Doğru şiirini dinleyeceğiz. Müthiş bir müzik var. Bu şiirde “k” vurgularına dikkat…  “Tokat, aktığı ırmak, çoktan, kuyruk, ıslak, şak şak, akçaka­vak, çırılçıplak, türkü kadar uzak, teker, kavak, iki çizgi bırakır...”  

İmgeler… Şehire dair mi? Hayır. Konuşacağız bunu da.

Türkü söyler gibi şiir söylemiştir Cahit Külebi…






Tokat'a Doğru 

Çamlıbel'den Tokat'a doğru
 
Tozlu yolların aktığı ırmak!
 
Ben seni çoktan unuttum;
Sen de unuttun mu, dön geri bak.

Atların kuyruğu düğümlü,
 
Bir yandan yağmur yağar, ıslak;
 
Bir yandan hamutlar şak şak eder,
 
Bir yandan tekerler döner, dön geri bak.
 

Orda, derenin içinde
 
İki üç akçakavak,
 
Tekerler döner, başım döner,
 
Kavaklar yeşeriyor dön geri bak.
 

Orda, derenin içinde
 
İki üç çırılçıplak
 
Alçacık damı düşündükçe
 
Gözlerim yaşarıyor, dön geri bak.
 

Irmaklar gibi uzaklaşır
 
Bir türkü kadar uzak
 
Tekerler iki çizgi bırakır,
 
Hamutlar şak şak eder, dön geri bak.
 

Gençlik yıllarımda şiir, yaşamımın merkezindeydi. Şiir yaşardım adeta… Attila İlhan’ın çırağı olma onuruna erişmiş, “delikanlı toplumcu ozan” adını almış genç ozan iken, meslek ve şairlik tercihinde, mesleği seçerek sisteme yenilmiş bir arkadaşınızım… ODTÜ mezunu, Elektrik-Elektronik Yüksek Mühendisi’yim ve 30 yıllık profesyonel yaşamımın büyük kısmını telekomünikasyon – iletişim dünyasında geçirdim.  Ancak, şiir hala benim için tutku, kadim bir öğreti ve ilk insandan bu yana, insanın çığlığıdır.

Dost ortamımızda, Cahit Külebi ve Şiir dostlarla ve dostça söyleşiye başlıyoruz… 


Dost 

Bir gece habersiz bize gel 
Merdivenler gıcırdamasın 
Öyle yorgunum ki hiç sorma 
Sen halimden anlarsın 
Sabahlara kadar oturup konuşalım 
Kimse duymasın 
Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız 
Dokunarak uçalım. 

insanlardan buz gibi soğudum, 
işte yalnız sen varsın 
Öyle halsizim ki hiç sorma 
Anlarsın. 

Konumuz bir şair, bir yalvaç, benim ifademle bir Kam, yani Şaman… Bu yolculuk, Türk şiirinin yolculuğu; en büyük Kam DedeKorkut ile başlar, ağızdan ağıza, gönülden gönüle; taşıyan ellerin değişip, ışığın hep ışık olduğu gibi bugünlere gelir ve yarınlara gidecektir. Bir soluk aldığı, bizim o soluktan nasip aldığımız an da bugün Cahit Külebi’dir…



Bir ozandan konuşacaksak eğer, hele Türk modern şiirinde, benzeri olmayan bir şairden; önce şiir nedir bakmamız lazım…

--- Şiir nedir?

Bakalım Cahit Külebi ne demiş?

"En ilkel, en yalın, en öz bir sanat
Bütün ilkelliğine, kuralsızlığına, başıboşluğuna karşın, sanatların insana en yakını ve belki de en soylusudur.”

“Şiirde orta olmaz, şairin kendine özgü dili, dünyası biçemi olması gerekir. Şiir hepsini içeren kimyasal bir oluşumdur. Bu oluşum sanatsal nitelikteyse yaratıdır.”

“Yaratıcılıkta yenilik vardır; ama yenilik yaratıcılık değildir. Toplumcu olmanın politika yapmak olmadığı gibi...” ***AG

Kişioğlu, doğayı önce anlamak ve sonra da değiştirebilmek için, bilim, sanat ve felsefeyi kullanmaktadır. Her birinin de doğal olan bilgiye erişmesi ve sonra kendi sistemi içinde üretmesi farklı yöntemlere dayanmaktadır. Sanat, doğayı kişinin sezgi ve deneyimleri ile algılar, yeniden üretir veya yaratır, belli bir estetik biçem içinde ortaya koyar. Sanatta tek doğru, tek anlama, tek yorumlama yoktur ve olamaz. Sanat yapıtına ulaşan kişi, kendi deneyim, bilgi birikimi ve sezgileri doğrultusunda, yaratılmış, üretilmiş olan yapıtı, algılar, yorumlar ve bir anlamda yeniden üretir. Bireyin sanat ürününü algılaması, toplumsal ve sınıfsal gerçekliği ile ilişkindir.

Bilimin, aksi kanıtlanana kadar herkes için aynı olan doğrusu, sanatta yoktur ve olamaz. Bir anlamda, sanat toplumsal düzlemde, sanatçı ile izleyen, okuyan arasında ikili bir ilişkidir ve bireysel bir eylemdir de denebilir. Sanat için tüketim sözcüğü yanlıştır; sanat yapıtını izleyen, okuyan kişi de, yeniden üretmektedir. Yani çift taraflı bir üretim söz konusudur. Bu nedenle de, herkese göre ortaya farklı bilgi koyabilir, duyulara ve duygulara farklı etkiler yapar.
Şiir, sanat dallarından belki de en eskilerinden biridir. İlk insanın doğa karşısında verdiği tepki, çığlık da şiir olarak yorumlanabilir mi? Mağaralara resim çizen atalarımız da, acaba şiir de söylüyorlar mıydılar? Şiir tarihsel kültür süreçleri içinde de, gelişerek, dönüşerek ve değişerek günümüze kadar gelmiştir. Ancak, çılgın bir bilim ve teknoloji çağını, küresel boyutta yaşamakta olan insanoğlunun, şiir ile ilişkisi bence sorunlu bir duruma gelmiştir. Artık, şiir yeniden üretimi, izleyicisi yavaş yavaş azalmakta, doğal olarak da ilk sanatsal üreticisi olan şair de, gerilemekte ve şiir üretilememektedir. Şiir de, bir anlamda tiyatro gibi müzesel bir sanat dalı mı olmaktadır diye endişelenmekteyim.

Külebi diyor ki:

İnsanlık tarihinde hemen bütün sanat dalları bilimden eskidir. Şiir ise en eski sanatlardan biridir. Buna karşın, örneğin müzik, resim, tiyatro gibi bütün sanatların öğreti kuralları bulunduğu hal    de, şiir yazmanın hiçbir kuralı yoktur. Osmanlı edebiyatı döneminde vezin ve kafiye kitapları vardı. Bugün geçersiz olan bu ilkel öğretinin o dönem için bile şiirin kurallarını oluşturduğu söylenemez. Kaldı ki binlerce yıldan beri şiir sanatının yeterli bir tanımı bile yapılamamıştır. “ (Şiir Her Zaman)


Külebi’den devamla;

Öbür yandan hiçbir sanat dalını insanlar bu denli kolay sanmamıştır. Herkesin resim yapması, tiyatro oynaması, çalgı çalması, hatta türkü çağırması bile olağan değilken, her aklına esen şiir yazabilmektedir. Bu durumun yukarıda açıkladığım nedenlerden doğduğu da gerçektir. Şiir yazmaya girişmemiş pek az kişi vardır. Yazdıklarının sanat yapıtı olduğunu sananların yüzdesi de şaşırtıcı ölçülerde çoktur. Burada garip bir durum ortaya çıkıyor. Öbür sanat dallarında, o türlerin yaratıcısı olmayı akıllarından bile geçirmeyen yüzbinlerce, milyonlarca seyirci, dinleyici varken, şiirin okuyucusu pek azdır. Hele 20-25 yaşlarını aştıktan sonra, eskiden şiirden bir şeyler anldıklarını sanıp, sevip okuyanlar da bu tutkularını gittikçe bir yana atarlar. Ne var ki, okuyucu sayısı gittikçe azalsa da yazanların sayısı aynı ölçüde azalmaz.” ***AG

Attila İlhan da, her Türk yaşamında en az bir kez şiir yazmıştır derdi.  

Şiire kuramsal boyutta bakarsak, şiirin bir biçemi vardır bir de içeriği… Aslında ikisi de bir birini belirler, etkiler ve dönüştürür. Önce biçemden başlayalım, şiir dilin olanakları içinde sanat dalı olduğunu da anımsayarak, şiiri şiir yapan temel, olmazsa olmaz ögeler, imge ve mısra (dize) ‘dır. 

Şiir, tanımlamalarını veya anlatımlarını veya çağrışımlarını imgelerle yapmaktadır.  Şair, kendi kişisel deneyim ve sezgileri ile doğada veya dış dünyada yani gerçeklik içinde karşılığı olmayan tanımlamaları, benzerleri, düşleri; dilin olanaklarını zorlayarak bir anlamda aşarak duygu düzleminde imge olarak ortaya koyar. İmge olmadan yazılan şiir, ya şiir değildir yada çok eksik ve yavandır.  Şimdi kaynağını anımsayamadığım bir yazıdan alıntı olarak not almışım. Yazarının affına sığınarak paylaşmak istiyorum;

“İmge, duyuyla edinilen bir deneyimin zihindeki görüntüsüdür, düşünsel bir resimdir. İmgenin oluşum sürecinin ilk aşamasında, şairin dış dünyaya ait gözlemleri bulunur. Şair dış dünyada gözlemlediği nesnelerden bir seçme yapar. Sanatçı duyarlılığı ve hayal gücüyle seçtiği bu nesneler arasında değişik ilişki ve bağıntılar kurar. Gözlemlediği doğa ile ilgili, ama onun kopyası olmayan yeni bir tasarım oluşturur. Zihinde oluşan bu tasarım, dış dünyada karşılığı olmadığı için soyut ve özgündür; özgün olduğu için de etkileyici, heyecan verici, hayranlık uyandırıcıdır. Zihindeki bu özgün tasarımın şiirde dilsel göstergelerle ifade edilmesi ise imgenin oluşum sürecinde son adımdır.

Şair, şiirinde kullandığı imgeleri, hiç kuşku yok ki, taklit, başka imgeye benzetme veya esinleme olarak üretmemeli; özgün ve ilk olmalıdır. Usta şairlerin kendi imge sistemleri, bileşenleri vardır ve olmalıdır. 
Halk Şiiri, yaşamsal ve kültürel olarak daha yalın olmakla birlikte, gene kendi imge sistemi vardır. Türk şiiri içinde imge yaratımı ve kullanılmasının en üst seviyeye çıktığı gelenek ise, Divan Şiiridir. Divan şairleri, aklın çok ötesinde, imgeyi şiir içinde olağanüstü ve benzersiz kullanmışlardır.

Şiirin bir diğer olmazsa olmazı mısra (dize)… Ustam Attila İlhan, özel sohbetlerimizde ki, her biri benim için eşsiz bir eğitimdi, “… Bir metinin şiir olup olmadığını anlamak için, mısraları yan yana, nesir gibi yaz. Eğer, mısralar, nesir içinde cümle durumuna geçiyor, ben mısrayım diye bağırmıyorlarsa, o metin şiir değildir” derdi.

Şiir de vezinden söz edilir; dış ve iç vezin. Modern şiirde vezinin ortadan kalktığını sanan önemli bir şiir çalışan ve okuyan kitle bulunmaktadır.  Divan’ın Aruz, Halk şiirinin Hece vezni gibi tanımlanan vezinler dış vezindir. Şiirin bir de iç vezini vardır; şiirin müziğini ortaya koyan. Her şiir için ayrı formdadır, bir tür o şiirin iç kimliğidir. Modern şiirin ustalarının ş iirlerine dikkat ettiğimizde, her birinde bir iç vezin bulunmaktadır. Her şiirin  bir müziği vardır. O nedenledir ki, çok güçlü şiirler kolayca bestelenemez. Bestecinin, şiirin iç müziğini yakalaması ve onunla koşut, müzik formunda bestesini yapması gerekir. İçerik ve biçemsel olarak, ancak uyum sağlayabilirse besteci, bir şiiri besteleyebilir. Bu uyuma bence Yahya Kemal, Münir Nurettin ikilisi çok iyi örnektir.

Sanatçı Atatürk’ün tanımı ile “alnında ışığı ilk hisseden insandır”. Çağının tanığı ve öncüsü. O zaman, sanatçının ürününde, içerik biçem gibi önemli olmaktadır. Yani hem çağa ve döneme tanıklık edeceksin, hem de ışığı alnında ilk hisseden olarak, topluma öncülük edecek ve dönüştürmek için yapıtlarını ortaya koyacaksın. Toplumcu gerçekçi şairlerimiz bu anlayışta, şiirlerini yazmışlarıdır. Bence Türk şiirinin kara budun, yani halk geleneğinden gelen tüm şairler de, kendi dönemlerinin çerçevesinde, bu şekilde yazmışlardır. Yalnız bu noktada çok büyük bir tehlikeye vurgu yapmak isterim. İçeriği, mesajı topluma ileteceğim diye, sanattan ve biçemden asla vaz geçilemez. Anlamayacağını düşündüğü toplum seviyesine ulaşabilmek için, şiir biçeminden ödün verilemez.

Biçem, estetik, içerik, sezgi, bilgi, bilgelik… Şiir.







Kuşun Hikayesi  

Evin önünde hark vardı,
Harkın önünde alçacık köprü,
Köprünün üstündeki çocuklar
Hayalet gibi bir kuş gördü.

Eğilip baktık tahtalar arasından
Uzaklardan gelme bir garip kuş.
Kuzgun gibi, balıkçıl gibi birşey,
Köprünün altına yorgun düşmüş.

Kutupların, denizlerin, romanların,
Sihrini taşıyordu.
Biz ona bakıyorduk, o bize
Korkusuyla karanlık ormanların.

Kimimiz deynekle dürte dürte...
Kimimizde kaynar su döktük,
İşedik bir güzelce üstüne,
Garip kuşu öldürdük.

Yaralı bir gemi gibi yüze yüze
Köprünün dışına çıktı.
Vura vura eğlendik,
Attık birbirimize.

Uzaklardan gelme garip kuş
Mürekkep rengi gözlerinle
Artık dünyamızı göremezsin!
Bağrışmamız gitmez kulaklarına,
Yaprakların arasında güneşe karşı
Çiftleşemezsin.
Dişiysen yumurtlayamazsın da!

Böyle deyip kuşun dört yanında
Akşama kadar hora teptik
İnsan olduğumuzu iyice
Garip kuşa öğrettik   
*** CÜD

Cahit Külebi içerikle biçimi bir birinden ayrı düşünmemektedir. Biçim ve içeriğin bir araya gelmesi ile şiirin yapısının oluştuğu görüşündedir. Ona göre bütün sanat ürünlerinde içerik de biçim de birer ilk öğe konumundadır

Türk şiirinin geleneği içindeki usta şairler, bazı Divan şairleri hariç, hep Türkçeye önem vermiş, Türkçeyi, Arapça ve Farsçanın din temelindeki baskısından korumaya, kurtarmaya çalışmışlardır. Günümüzde eğer Türkçe ayakta ise, şairlerimize, ozanlarımıza borçluyuz. Türk dili ve yazınının tarihî geçmişi, Türk dili konuşan kavimlerin tarih sahnesinde görüldüğü günlere kadar geri gider ve yüzyıllardır değişik coğrafyalarda değişik lehçelerde gelişerek içinde yaşadığımız zaman sürecine kadar uzanır. Türk şiiri de toplumun yaşantısının derinliklerine kadar etki eder. Türk şiiri, bize atalarımızdan kalan en büyük miraslardan biridir. Cahiit Külebi, o büyük yalvaç da, şiirlerinde çok halis bir Türkçe ile, Halk Kültürü, türkülerimizin yalınlığı ve duruluğunda Türkçe ile yazmıştır şiirlerini ve Türk Dil Kurumu yazmanı olarak da bu uğraşını sürdürmüştür.







Küçük Çeşme 

Küçük bir çeşmeyim yurdumun
Unutulmuş bir dağında.
Hiç eksilmeyecek suyum
Yıldızların aydınlığında,
Boyuna akar dururum.

Sesimi yolcular uzaktan
Gece gündüz geçer, işitmez.
Ne bu çatlayan topraktan,
Ne de yanık gönüllerden susuzluk gitmez,
Hepimizin hasreti bitmez.

Bazı, hayvanlar yaklaşır yanıma
Kana kana sularımdan içer.
Hayvan bu, tadından anlamaz ya
Yine de gözlerinden ışık saçar.
İşte bütün günlerim böyle geçer.
Bazı bazı sularıma bir tohum düşer.
Sar onu komşum toprak, sarmala onu!
Aman tohum, yaman tohum, çabucak yeşer!
Yürüsün köklerin toprağa doğru.
Şu işi başar.

Küçük bir çeşmeysek ne olmuş sanki!
Kalmayız naçar.  ***CÜD


Cumhuriyet dönemi Şairlerinden olan Cahit Külebi, 20 aralık 1917 tarihinde, Tokat’ın Zile ilçesinin Çeltek köyünde dünyaya gelmiştir. Kendisine Mahmut Cahit adı verilmiş, ailesi yasa çıktıktan sonra Erencan soyadını almış, şair ise takma Külebi soyadını sonradan "tescil" ettirmiştir.




Doğduğu dönem Cumhuriyet’in ilk yılları ve isyanlar yaygın. Zile’de de Şeriat taraftarları Kedici Mehmet liderliğinde isyan ederler. Çok eziyet yapılır Zile’de, çatışmalar olur. Sonunda, Külebi’nin nal seslerini anımsadığı ordu birlikleri gelir, isyancıları yakalar ve asar. Bunları anımsar Külebi.

Ortaöğretimini Sivas Lisesi'nde yapmış, Mülkiye'ye ve Tıbbiye girmesi öğütlenen Külebi, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu, Edebiyat Bölümü’nü tercih etmiş ve buradan mezun olmuştur (1940). Öğretmen Okulu'nda iken Reşit Rahmeti Arad'ın yardımıyla Almanya'ya giderek Fransızca'nın yanında Almanca öğrenmiştir.

Askerliği bitiriş                                                                   1942
Antalya Lisesi Stajyer Edebiyat öğretmenliğine atanma            1943
Ankara Devlet Kon.Edebiyat öğretmeni, Müdür Başyardımcı     1951  
Ankara Gazi Lisesi edebiyat öğretmeni                                  1954
Millî Eğitim Müfettişliği                                                         1956  
İsviçre Bölgesi Öğrenci Müfettişliği ve Kültür Ateşeliği              1960
Yurda dönüş ve müfettişlik                                                  1964
Devlet Konservatuvarı Müdürlüğü'ne vekâlet         
Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı                                    1969  Başmüfetişlik                                                                    1971
Emekli                                                                             1973
Türk Dil Kurumu Yönetim Kuruluna seçilme                            1972
Yayın Kolu Başkanı                                                             1973
Genel Yazmanlık                                                                        1976
12 Eylül'den sonra bu görevinden istifa etmiş                         1983
SODEP kurucuları arasında yer almış, ancak kurucu üyeliği veto edilmiştir.

İlk şiirleri “Nazmi Cahit” imzasıyla Gençlik dergisinde çıkmıştı ( Haziran ve Temmuz 1983 ). 1940 – 1950 yıllarını kapsayan Yeni Şiir akımında kendine özel bir yer ayırdı.

Cahit Külebi, "ilk şiirlerini daha lise öğrencisiyken, Sivas Erkek Lisesi'nin Toplantı adlı dergisinde yayımlamış, Yücel dergisinde 'Sivas Erkek Lisesi-Ahmet' imzasıyla bir şiiri çıkmıştır (Mayıs 1935). İstanbul'a geldikten sonra Gençlik dergisinde Mahmut Cahit imzasıyla iki, Nazmi Cahit imzasıyla da iki şiiri yayımlanmıştır. Daha sonra Cahit Erencan adıyla Sokak, Gençlik ve Varlık dergilerinde de şiirleri çıkmıştır. Bir ara babasının aile adı Gullebi'den yararlanarak Külebi adını kullanmaya başlamış, Külebi'yi sonradan soyadı olarak tescil ettirmiştir." Külebi 1940 Edebiyat hareketi içinde etkin bir rol oynamamasına, hiçbir gruba ve eğilime katılmamasına rağmen şiirini kabul ettirmiştir. 
Cahit Külebi’nin ilk şiir kitabı Adamın Biri 1946 yılında Sabahattin Eyüboğlu’nun çabaları, Abidin Dino’nun kapak düzenlemesiyle; içiyle, basımıyla ilgi çeken bir kitap olarak çıktı. 1936-1946 arasın­daki 10 yıllık şiirlerini kapsayan bu ilk çalışmalar, 60 yılın gerisinde kaldığı halde, hâlâ etkisini koruyan, hâlâ unutulmayan şiirleri içe­rir. “İstanbul”, “Hikâye”, “Sivas Yollarında”, “Yurdumuz” gibi şiir­ler bunlar arasındadır.

Cahit Külebi Yeşeren Otlar adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Edebiyat Ödülü'nü (1955), Yangın adlı kitabıyla da Yeditepe Şiir Ödülü'nü (1981) kazanmıştır. Külebi'nin bazı çevirileri de yayımlanmıştır.

Cahit Külebi’nin Yapıtları 

Şiir:
Adamın Biri (1946)
Rüzgâr (1949)
Atatürk Kurtuluş Savaşında (1952)
Yeşeren Otlar (1954)
Süt (1965)
Türk Mavisi (1973)
Yangın (1980)
Güz Türküleri (1991)
Şiirler (İlk beş kitaptaki şiirlerin toplu basımı – 1969)
Sıkıntı ve Umut (İlk beş kitaptaki şiirlerin toplu basımı – 1977)
Bütün Şiirleri (İlk yedi kitaptaki şiirlerin toplu basımı – 1982)

Nesir
Şiir Her Zaman (Denemeler ve Konuşmalar – 1985)
İçi Sevda Dolu Yolculuk (Anılar – 1986)

Çeviri
Renate (Theodor Storm’dan, Dora Güneyle birlikte – 1947)
Papatya Falı (Jean Anouilh’den bir perdelik fars – 1965)
Avrupa Konseyi Üyesi Devletlerde Anadili Öğretimi
(Julia Marshall’dan – 1974)

Cahit Külebi’nin “Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda” adlı kitabından Nevit Kodallı bir Atatürk Oratoryusu (bas. 1953) meydana getirdi. Şiir üzerine düz yazılarını “ Şiir Her Zaman” (1985), anılarını ise “ İçi Sevda Dolu Yolculuk” ( 1986 ) adı altında topladı. “Yeşeren Otlar” adlı şiiir kitabı Türk Dil Kurumu Edebiyat Ödülü’nü (1955 ), “Yangın” adlı şiir kitabı ise 1981 Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı. 
Cahit Külebi, tarih öğretmeni Süheyla Tarkan ile 1942’de, askerlik dönüşü evlenir. Cahit Külebi’nin yaşamında eşi Süheyla Hanım’ın çok büyük etkisi vardı. Adeta O’nu var eden, yapan güç; yaşam enerjisi Süheyla Hanım’dan geliyor…  

İlk çocukları olan Mehmet Ali 13 Mart 1945’te Antalya’da; ikinci çocukları Ahmet, 25 Mart 1947’de Ankara’da dünyaya gelmiştir.

İlk çocukları olan Mehmet Ali 13 Mart 1945’te Antalya’da; ikinci çocukları Ahmet, 25 Mart 1947’de Ankara’da dünyaya gelmiştir.

Mehmet Ali’yi anası
İşe giderken doğurdu
Savaş bitiminden üç ay önce
…”

Oğlu Ahmet ilk evliliğinde mutlu değildi. Daha sonra evlen­diği Oya Hanım bir dilbilim profesörü oldu. Ahmet, Külebi’nin işlet­me alanındaki akademik çalışmalarına da destek verdi. Ahmet’in oğlu Baybars, Ali’nin oğulları Emre ile Altay, Cahit Külebi’nin yaşa­masının anlamı saydığı torunlarıydı.

Süheyla Hanım ile Cahit Külebi seksenli yıllardan sonra Çankaya’daki evlerinde yalnızlıklarına çekilerek baş başa kalırlar.

Küçük oğlu iktisatçı üniversite öğretim üyesi Ahmet, genç yaşında 1991 yılında hakka yürür. Eşi Süheyla Külebi de iki yıl sonra 1993 yılında hakka yürür. Cahit Külebi’nin yaşamı bundan sonra keder içinde zorlu olarak sürer.  Evindeki Külebi kendine yetmeye çalışırdı ama eşi Süheyla Hanım’ın ölümünden sonra dünyaya küsmüş gibi kendi içine kapa­nır olur.

Yazınımız da derin izler bırakan Cahit Külebi, 20 Haziran 1997’de hakka yürüdü. Biliyoruz ki “hiçbir şey ölmez, herşey yaşar”, O’da ölümsüz sonsuz doğuda yerini aldı. Attila İlhan’ın, An Gelir şiirinden bir bölümü anımsayarak;
“…
görünmez bir mezarlıktır zaman
     şairler dolaşır saf saf
               tenhalarında şiir söyleyerek
                         kim duysa / korkudan ölür
…”




Ölüm durumuna, “gözlerini yumdu” denir. Bu Cahit Külebi için doğru olmamaktadır. Mustafa Şerif Onaran şöyle diyor;

Zile’nin Çeltek köyünde gözlerini açan Cahit Külebi, Ankara’da Başkent Üniversitesi Hastanesi’nin yoğun bakımında, solunum aygıtına bağlı olarak, 20 Haziran 1997’de öldüğü zaman gözleri açık gitmişti. Gözlerini yumamayışının arkasında ödeşemediği haksızlıkların üzgünlüğü vardır. Her türlü haksızlığa karşın bu dünyaya doyamayan bir ozanın özlemi vardı.”   ***Zeki Özgör (ZÖ)

Cahit Külebi’nin ölümünü İsmail Çetişli anlatır; 

“Seksen yaşını aşmış olmanın getirdiği bedenî ve ruhî yorgunluğu yaşamakta olan Külebi, böbrek yetmezliği sebebiyle 20 Haziran 1997 Cuma günü sabaha karşı 4.15’te Ankara’da vefat etmiştir. Külebi’nin naaşı, 21 Haziran Cumartesi günü öğle namazından sonra Maltepe Camisi’nde cenaze namazı kılınıp
Cebeci Asrî Mezarlığı’na defnedilmiştir.” 

Niksar’da edebiyat öğretmeni olarak görev yapmış olan Hasan Akar, Cahit Külebi’nin mezarının Niksar’a nakli ile ilgili;

Külebi’nin vefatından 13 yıl sonra da Tokat’ın ‘Niksar’ İlçesi’nin yoğun isteği üzerine 11 Haziran 2010 tarihinde Cahit Külebi ile eşi Fatma Süheyla Külebi’nin naaşları Mehmet Ali Külebi’nin vermiş olduğu kararın sonucunda, Ankara Asrî Mezarlıktan  alınarak Niksar Belediyesi’nin özel olarak tahsis ettiği bir araçla Niksar’a getirilir ve Erzurumlu Emrah’ın Mezarı’nın yanında yapılan Anıt Mezara defnedilir.”  

2012 yılında ise Niksar’da yeni bir faaliyet gerçekleştirilerek “Cahit Külebi Müzesi” açılır. Bu müzede Cahit Külebi’nin özel eşyaları bulunur.

Cahit Külebi’nin şiirleri İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Rusça, Romence, Bulgarca, Flemenkçe ve Türk Şivelerinden Azerice, Kazakça, Türkmence dillerine çevrilmiştir.  


Cehennemde

Ölüm ara sıra yokluyor beni
Oturuyor geçip karşıma.
Daha, diyor, daha vaktin gelmedi
Sonra dönüp gidiyor başkasına.

Ama her zaman bu böyle olmaz
Çocuklar, ihtiyarlar, tazeler
Görüyorum gider, sıra sıra bekleşir
Hacıbayram önünde cenazeler.

Bir gün beni de alıp gidecek.
Ne işine yararım bilmem?
Tanrı katında utangaç beceriksiz,
Zayıfım cehenneme giremem.

Tanrı görünce beni, azraile
Kızacak: - niye getirdin bu çocuğu, diyecek
Daha gün görmemiş, cahil, habersiz,
Çok vakti varmış yaşayıp sevişecek.

Azrail kızarıp bozararak
- Efendimiz bir yanlışlık oldu, diyecek,
Yeniden dünyaya getirecek değil ya
Alıp cehenneme girecek.

Zebaniler de beni görünce şaşarlar birden
- Bre azrail getirilir mi buraya, derler
Böylesi, kırlarda gezip tozmalı, gül koklamalı
Okşamalı güzel kadınları birer birer.
Akşamları seyretmeli gün batarken,
Pencereye vuran yağmuru geceleri;
Sırtüstü uzanıp kitap okumalı
Sağmalı ak koyunlar gibi düşünceleri.

Denize karşı durmalı mahzun,
Kır atlar üstünde kuş gibi uçmalı,
Kederlenirse, sevinirse
Keyfince kendinden geçmeli.

- Al götür, getirdiğin yere bırak, derler.
Şaşırır Azrail mahçup,
Geri getirse, adet değil,
Bir yana gizleyemez korkusundan;
Elimden tutar öyle,
o benden utanır, ben ondan. “


Kayıp Sevda

Bir yandan türkü söyler
Bir yandan yürür ağlıyarak,
Sevdası rüzgâr gibi iter
Dere boyunca yalnayak.

Nilüferler gibi solgun Ophelia!
Yanaklarına yapışır saçları.
Açılır etekleri suyun yüzünde,
Seyrederdi söğüt ağaçları.

İnsan kalbi o zamanlar da vardı
Daha küçüktü, daha kırmızıydı ama şimdikinden
Kopardılar kalbini Ophelia'nın
Nilüferler gibi sarardı.

Şimdi de kızlar sokaklarda,
Minnacık eller, ayaklar, saçlar.
Ama nerde onlar, nerde Ophelia
Nerde evvel zaman içindeki aşklar.

Sevdamız kayboldu zamanlarda.
Dişi ceylânla erkek ceylân
Ayrı yönlere koşar gider.
Bir sevişmek kaldı romanlarda.   
 



1940’ta ‘İstanbul’ adlı şiirim yayımlandı, 1942’de ‘Sivas Yollarında’, 1944’te ‘Hikaye’ adlı şiirim yayımlandı. O şiirler benim çıraklık dönemimin ürünleridir. Bugün arkama dönüp bakarsam ne içerik, ne biçim, ne de şiir gereçlerini kullanış yönünden büyük bir fark yoktur kanısındayım. Anadolu’ya yöneliş, köylü dilini aydın edebiyatına aktarış, kendime göre romantik bir açı, hatta zaman zaman belli ölçüler içinde açığa vurduğum siyasal anlayış. Sanıyorum ki 1938’den 1975’e değin yazdıklarım arasında büyük bir ayrılık yoktur.”  der Cahit Külebi…   




Cumhuriyet döneminde bir çok grup, akım ortaya çıkmıştır; Toplumcu Gerçekçilik ve Mavi akımı, Garip yada 1. Yeni ve 2. Yeni… Cahit Külebi, dönemi içinde hiçbir şiir grubu veya akımı içine girmeden, kendi şiirini oluşturmuş bir büyük ozandır… Cahit Külebi, modern şiirimizde, en çok Halk Şiirinden yararlanmış, Halk Şiiri ile yoğrulmuş, modern şiir içinde kendi bileşimini yapmış bir büyük ozanımız. Cahit Külebi’nin şiirine bakarken, önce Halk Şiiri ile ilişkisinden başlamak istedim.  

Cahit Külebi şiirinin temelini bakın nasıl açıklıyor;

“Benim bütün şiirlerimin temeli olumsuzluklardır. Şöyle söyleyeyim, ben liseden itibaren şair olacağım ve iyi şair olacağım dedim. Bu hevesteydim. Bizim Sivas Lisesi çok iyi bir liseydi. Ancak şansımızdan, Fransızca öğretmeni Fransa’dan geldi ama hiçbir şey yapmadı. O gittikten sonra da derslerimiz boş geçti. Ben şöyle düşünüyorum: Şair olmak için bir yabancı dil bilmek. - o zaman İngilizce falan yoktu, hep Fransızca - İki âşık olmak, üç İstanbul Türkçesi’yle konuşmak. Bense, âşık olamıyorum. İstanbul Türkçesi konuşamıyorum. Fransızca bilmiyorum. Bu benim şiirimin temelidir. Külebi, tüm bu yoksunluklarının şiirinin temelini oluşturduğunu ifade etmektedir. Edebiyatımızın halklaşması, Anadolulaşması, ulusallaşması yolunda nokta taşlarından biri olduğunu belirtir. Türk şiiri yazdığını ‘şiirimizi Türkleştirdiğini’ özellikle dile getirmektedir.”  

Cahit Külebi’nin şiirlerinin özelliklerinden bahsedecek olursak; onun şiirdeki yapı sözcüğe, sese ve imgeye dayalıdır. Ses, en belirgin temel özelliğidir Külebi şiirinin. Zengin ve özgün imgeler üzerinde yükselir. Sözcükler halkın konuşma dilinden devşirilmiş, İstanbul Türkçesinden çok, Anadolu halkının kullandığı dilden edinilmiştir. Yerel sözcükler, yerel deyişler bir şairin boy verdiği toprağı da işaretler bu anlamda. Uyaklar salt şiirdeki dış sesi oluşturma öğesi değil, anlama katkıda bulunsun diye kullanılmışlardır.  

Öte yandan şehirli olmuş, şehirde yaşamaya başlamış ama şehirli olamamış bir insanın tedirginliği de görülür şiirlerinde. Toplumbilimciler, şehirli olabilmek için 3 kuşak gerekir derler, 3. Kuşak gerçek anlamda şehirli olabilir. Bunun sancısını ben de çok iyi bilirim. Ben de şehirde yaşayan 2. Kuşağım ve her zaman şehirle aramda bir uzaklık, bir uyumsuzluk hissettim. Oğluma bakıyorum, o bana göre gerçek şehirli. Cahit Külebi’nin şiirlerinde, seçilen sözcüklerde, çağrışımlarda, imgelerde doğa egemendir. Herhangi bir şiirine bakın, içinde doğadan bir şeyler bulursunuz, şehiri anlatsa bile. Duyarlılığı, ozan duyarlılığı; Külebi’nin çocukluk ve ilkgençlik yıllarında kırda, kırsalda, yani doğa içinde oluşmuştur.  İmgelerine bakın, doğaya dairdir; doğa ile iç içe oluşa dairdir. Yani göçbe Türkmenin, doğa ile içten ve yapmacıksız ilişkisinden gelen imgelerdir.
Yaşam içindeki davranışlarında ve gene şiirlerinde, şehire uyamamanın, şehirli olamamanın sıkıntıları görülür. Büyük şehir ve büyük şehir yaşamı ile bir iletişim kuramaz; köyden kalkıp büyük şehire yerleşmenin yarattığı yabancılaşma, kaybolma ve yalnızlık duygularını hep yaşamıştır. Üstelik iç göç olgusu henüz Türkiye'de bir akın haline gelmemişken, 1930'larda yaşamıştır.  

Kimliği ve duyarlılığı içinde getirdiği Anadolu’nun çıplak gerçe­ği, yani kırsalın yaşamı; şehir yaşamasındaki yabancılık, çekingen bir yaklaşımla şiire girdi ve hep öyle kaldı. Bu özgünlük ona, modern şiirimizde alışılmamış sözcükleri ilk kullanmayı göze alan ozanlardan biri olmayı da getirdi. Modern şiir biçemine geçmiş, halk şiiri duyarlılığını taşımıştır.

Mehmet Kaplan; 

Türk edebiyatında hiçbir şairde toprak ve insan bütünlüğü bu kadar derin, güzel ve kuvvetli bir şekilde hissedilmez. Külebi, Anadolu’ya, Anadolu insanına, diline, sesine, türküsüne, kaderine, sevincine ve ıstırabına bir yaprağın ağaca bağlılığı gibi ince damarlarla bağlıdır. Külebi’den önce ve sonra Anadolu’dan bahseden pek çok şiir yazılmıştır. Fakat onların hiçbirinde Külebi’nin şiirlerindeki toprak, insan, kültür ve ruh bağlantısı yoktur. Külebi’nin bütün şiirlerine Anadolu sinmiştir. Burada asla bir gösteriş, bir ideoloji bahis konusu değildir. Dıştan değil, içten bir birleşmedir bu veya ondan oluşun kendiliğinden yarattığı bir şeydir.” 

İsmail Çetişli de içinde bulunulan toplumsal yapının etkisini ifade eder; 

Cahit Külebi’nin ruhundaki sanat cevherinin uyanıp filizlenmesi; bu cevherin şiir istidadı olarak su yüzüne çıkması ve gelişmesinde, içinde yaşadığı sosyal, ekonomik, kültürel ve edebî ortamın, inkâr edilemez bir tesiri olduğu muhakkaktır. Hemen hemen bütün sanatkârlar için geçerli olan bu tesir, Külebi için de söz konusudur. Bunun aksini iddia etmek, insanın sosyal bir varlık olduğu gerçeğini inkâr etmekten başka bir şey değildir.”

Cahit Külebi’nin şiiri, Halk Şiirinden derinden etkilenmiştir çünkü halk şiirini ortaya çıkarak ortamda, kültür içinde kimliği ve şair duyarlılığı oluşmuştur.  Ancak Külebi’nin şiiri, Halk Şiiri olmayıp, Halk Şiirini özümsemiş Modern Türk şiiri içinde yer alarak, kendi sentezini yapmış bir şairin şiirleridir.  




Kimlik meselesine dönelim. İnsanların kişiliklerinin, kimliklerinin oluşumunda yaşadıkları çevrenin önemi nasıl büyükse, şiir kimliklerinin, bileşimlerinin oluşmasında da yaşadıkları hayat aynı şekilde etkindir, belirleyicidir. Bu sözlerim elbette kendi şiirini, şiir kimliğini başarabilmiş ozanlar için. Şair sahici olmak zorundadır. Taklit ederek, öykünerek, başka bir insanın hayatı içindeymiş gibi şiir yazamazlar, yazdıkları özgün ve o kişiye ait olamaz.

Cahit Külebi, kırsalda doğmuş bir Anadolu çocuğu. Çocukluğu, yani kimliğinin oluşumu burada, halk türküleri içinde, halk şiirleri ile. Yani o halk türkülerini, şiirlerini üreten hayatın, kültürün içinde. Duyarlılığının oluşumu burada. Cahit Külebi, Attila İlhan gibi, Nazım gibi, Turgut Uyar gibi bir şehirli değil… Ve cumhuiyet öğretisi O’nu alır, batıya götürür. Çağdaş sanat ile, tanıştırır. Artık şehirli olmaya başlamıştır ama duyarlılığı halk şiirinin pınarlarıdır… Anadolu yaşantısı içinde halk kültürü ile oluşmuş duyarlılığının sonrasında, bilinçlenme, dünyayı anlama ve yorumla kimliği yani ideolojisi Cumhuriyet, şehire geçiş ve şehirde var oluş, yurt dışına gidip, çağ ile tanışma ve yeniden üretme biçimi modern. Aldığı eğitim ve sahiplendiği dünya görüşü; artık yaşama biçimi şehirdir ve şehirli kültürüdür… Modern şiirdir.

Cahit Külebi, Cumhuriyet dönemi modern Türk şiirinde, tektir; benzeri yoktur, oluşumu çok özel bileşim üzerindedir.  Bütün bunların arasında Cahit Külebi sahicidir, özgündür; taklit veya var olanın yeniden üretilmesi değildir…  

Külebi’nin oğlu Mehmet Ali Külebi de şöyle katılır bu konudaki tartışmaya; 

Bu anlamda, Anadolu'nun doğal ve toplumsal coğrafyasının tekdüze ve romantik algılanışını bir yana bırakan ve daha gerçekçi bir memleket şiirine yönelen şairlerden birisi de Cahit Külebi'dir. Halkçılık ideolojisinden hareketle Atatürk'ün ilke inkılaplarını kültürel arka planda desteklemeye çalışan Külebi, "Şiir Her Zaman" adlı kitabında şairlik misyonunu şu cümlelerle ifade eder: "Her toplumun kendine özgü temsilciler çıkarması mümkündür. Biz, Kurtuluş Savaşı sonrası Türk toplumunun potansiyelini temsil ediyoruz. "

Enver Ercan soruyor

“Büyük ölçüde halk şiirinden beslenmenize karşın ‘Yeni bir şiir’ söylemeyi başardınız. Bugün baktığınızda bu başarıyı neye bağlıyorsunuz?”




Cahit Külebi yanıtlıyor;

Geniş ölçüde halk şiirinden yararlandığım da başka bir ‘hikâye’dir. Başka deyimlerle değerlendireceklerine ‘çağdaş bir halk şairi’ demek belki de kendilerinin daha hoşuna gitmiştir. Çok küçük yaşta birkaç koşma düzenli şiir yazmışım (ki onları Muzaffer Uyguner bulmasaydı, ben bile anımsamıyordum). Şiir dilini halkın dilinden kurmuş olmam kimi kez de halk motiflerinden etkilen­mem, ‘büyük ölçüde’ halk şiiri ile beslendiğimi göstermez. Şu iki noktayı yeri gelmişken belirteyim: Türk Dil Kurumu’nun varlığından bilgim olmadığı yıllarda bi­le özleşmiş halk diliyle yazdım. Çocukluk yıllarımın dışında yazdığım tek halk düzenli şiir “Ceyhun Atuf Kansu Ağıtıdır”. Onun başlığını da ‘iltibas’ olmasın di­ye ‘Köylü Biçeminde Ağıt’ olarak yazdım. Halk şiirinden çokça beslenenler Ömer Bedrettin, Osman Atilla gibi şairlerdir. Yazdıkları da benimkilerden çok ayrımlıdır” (Şair Çünkü Onlar, Konuşmalar, Kavram Yayınları, 1990, İstanbul). ***AG

Halk Şiiri geleneğinden yararlanmak konusunda Cahit Külebi Ustayı dinleyelim;

Gelenek gelenek dedikleri bir züğürt tesellisidir. Gelenekle şair olunsa leylekler imam olur. Dikkat edilmeli. Bütün büyük sa­natçılar geleneği değiştirenlerdir. Örneğin şiirde Nâzım, Muhip, Orhan Veli. Yaşar Kemal’in yaptığı da gelenekle ilgili değildir. Yu­karda söylediğim bir konuya değineyim: Örneğin Veysel, şimdiler­de dikkatimizi çekmeyen bir sürü şiirinde geleneği yinelediği için o şiirler unutulup gitmiştir. Daha da unutulur. Ama Toprak, Sazıma, Güzelliğin On Para Etmez. Yeni Mektup Aldım Gül Yüzlü Yardan, vb.  gibi birkaç şiirnde geleneğe arkasını döndüğü için, bu yapıtlarıyla ölümsüz olmuştur. İçtenlikle belirteyim, ben Veysel’i halk şairi say­mam. O bizler gibi bir şairdir.

Cahit Külebi’nin özellikle belirttiği “geleneği yinelemek” sö­zü ilgimizi çekmelidir. Yaratıcı olmadan, geleneği değiştirmeden, türkü ağızlarda dolaşmış bir sakızı yeniden çiğner gibi, eskilerin söylediğini yinelemek, o şiire yeni bir güç kazandırmıyor. Cahit Külebi geleneği değiştirmeyi şöyle yorumluyor:

Bu ‘gelenek’ dedikleri, üzümden, incirden, rakı yapmak gi­bidir. Sanat ürünü rakı gibi, üzümden, incirden uzaklaştıkça özgün olur.

Behçet Necatigil, “Dost” şairi için, “Zaman zaman kötümser, güvensiz, kendi türküsünü söyledi” diyor. Herkesin özgüvençlerle böbürlendiği bir çağda Cahit Külebi ne kadar başka bir duyarlığın şiirini söylemiştir... Güvensiz miydi? Belki. Galiba ‘yarın’ kaygısı peşini bırakmamıştı. Tokat’ın Çeltek köyünde doğmuş. Tokat’tan, Sıvas’tan İsviçre’de öğrenci müfettişliğine yaşantılar; ne var ki, doğup büyüdüğü yerleri sık sık özlemle anardı. Büyük kentlere özlemi çocukluğunda, ilkgençliğinde duyumsamış ama, sonraları, oralarda yaşamaya başlayınca kentlileşmeden tedirginlikler... “Toplumsal kötülükler” der bir yazısında, kötümserliğe alıp götürmüştür. Bir dizesi de şöyle: “Doğanın mı bataklığındaydık biz, kişinin mi?”

Doğan Hızlan da Halk şiiri konusunda şöyle der ; 

“Külebi’nin kimi şiirleri halk şiirinin söyleyiş ustalığını yansıtırlar. Bunlar bir modern şairin halk şiirini özümle­yerek modern bir ürün ortaya koyabileceğinin kanıtlarıdır.” (Şiir Çilin­giri, Eleştiri, Yapı Kredi Yayınları, Haziran 2001, İstanbul).

Cahit Külebi;

Biçem kişinin tam kendisidir. Gerçekte, kişiliksiz kişilerin bile kendilerine özgü davranışları, konuşuşları, yüz anlamları vardır. Bunlar bile bir biçem oluşturur.ne ver ki bu kişiler sanata özenseler, kişiliklerini sanata kolayca aktaramazlar. Biçeme ulaşabilmeleri sanatçı niteliklerine bağlıdır. Şiir öbür yazın türleri içinde en ince dokulu, en yoğun olanıdır. Bu nedenle de şiirde biçem daha belirgin niteliktir. Ozanın ele aldığı konular, dili doğaya,
insana bakış açısı, toplumsal ilişkileri, sezgileri, yapıyı kuruş yöntemi, onun kişiliğiyle biçemi arasında bir köprüdür.

Bununla beraber kimi eleştirmen ve okur, Cahil Külebi’yi bir Halk Şairi olarak nitelendirmiştir. Külebi kızar; 

Üç beş şair dışında halk şiirini pek sevmem, benim hayran olduğum halk ürünü, türkülerdir. Halk şairleri, kısa sürede Divan şiirine bulaşarak yozlaşmışlardır. Birçokları büyük halk şairlerinin başında Bayburtlu Zihni’yi sayarlar. Onun ‘Vardım ki yurdumdan ayağ göçürmüş’ dizesiyle başlayan koşmasından başka tek şiirini bilen varsa beri gelsin. O şiir de bir Divan şiiri bozuntusudur. Düşünmeden konuşan bîr toplumuz.” (Şair Çünkü Onlar).

Halk şiirinden kendi yararlanma anlayışım içinde çok şey aldım. Ancak halk şiirine benzer şeyler yazmaya hiç özenmedim. Bu anlayış içinde ilk yazarlardan biri olduğumu sanıyorum.” 

Behçet Necatigil’e kulak kabartalım; 

“1940-1950 yıllarını kapsayan Yeni Şiir Akımı’nda kendine özel bir yer ayırdı. Aydın bir saz şairi içtenliği, bir Karacaoğlan rahatlığı ve temiz bir dil ile, zaman zaman kötümser, güvensiz, kendi türküsünü söyledi. Yarım kafiyeler, iç sesler, duygu ve düşüncelerine eklediği zarif benzetmeler ve söyleyişindeki titizlikle en sevilen şairler arasına girdi. Yurt köşelerinin manzara ve insan gerçeklerini modern bir biçim ve yeni bir romantizmle yaşatış, anılarla güçlü içten bir duyarlık; başlıca özellikleridir.”

Bu değerlendirmelere karşı çıkan Emin Özdemir de;

“ Cahit Külebi’nin şiirlerinin derin yapısına inilmeden yapılmış saptamalardır.”  der ve C. Külebi’nin şu söylemleriyle ortaya koyduğu düşüncesini ispatlamaya çalışır;

“Şiirlerimin halk şiiriyle çok derin bağlantısı olmasından övünme payı çıkarırım; ancak bu bağlantı hiçbir zaman bir benzetme olmamıştır. Halk şiirine benzeterek koşmalar yazanlardan epey ayrı şeyler yazdığımı sanıyorum. Bana ‘aydın bir saz şairi’ diyenlere de hak vermem. Şiirlerimin halk şiiriyle bağlantısının görüşte, ortaya koyuşta, yararlanışta ve yeni bir anlayışla uygulanıştaki kişisel tutumumdan ileri geldiğini söyleyebilirim.”

Emin Özdemir, Cahit Külebi’nin bu söylemlerine istinaden onu destekleyerek şöyle devam eder;

“Söylemek bile fazla, benzetmek ayrı şeydir, yararlanmak ayrı... Külebi, halk şiirinden çağdaş bir simyacı gibi yararlanır. O şiirden damıttığı ses, imge, benzetme ya da söz öğelerini kendi söyleminin tezgâhında dokur, çağcıl bir boyut kazandırır onlara.”

Karacaoğlan için yazdığı bir şiirde, kendini onun bacanağı gibi görür. Eski çağlarda kalan sevilerle şimdiki seviler aynı cinsel­liği paylaşır. Yaklaşım biçimleri birbirine benzemese de, öpmeler­den, hele sarılmalardan alınan tat değişmez. Karacaoğlan’ın sevdi­ği kızlar gibi kızlara yakınlık duyduğu için

Karacaoğlan’a

Bacanak, senin sevdiğin
Kızların gelinlerin
Kemikleri sürme oldu amma
Yaşadı türkülerin.


Sevmeye Hörünün beli
Yürüyüşü Esme’nin
Bacanak, Elif’i unuttun mu?
Erciyes’te gördüğün gelin.

Her sabah her sabah kalkıp
Peşi sıra göçlerin
Şimdi de sevgili yurdumuzda
Geziyor türkülerin.


Bu şiirden hareketle de Cemal Süreya, türkülere bir çeşit gönderme olarak niteledi­ği Cahit Külebi şiiri için, “Türkülerden hareket etmediği halde çağ­daş bir Karacaoğlan kimliğindedir; sonuçta türkülere ulaşır. Folk­lordan değil, folklara” diyor Cemal Süreya (Şapkam Dolu Çiçekle, “Cahit Külebi’nin Çıkışı Üzerine Notlar”, Ada Yayınları, 1976, İstanbul).

Cahit Külebi’nin biçimsel olarak geleneğe yaklaşan şiirleri Ceyhun Atuf Kansu için yazdığı Köylü Biçeminde Ağıt, Sabret, Biz biliriz bizim işlerimizi diye başlayan şiir halk şiiri geleneğini anımsatan şiirlerdir.



Hikaye

Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!

Cahit Külebi’nin, bir başka sanatçı, Anadolu Rock müziğinin büyük ustası Cem Karaca’dan dinledik. Bu şiir üstüne, Doğan Aksan, içerik ile sunuluş bakımından şiirin “lirik” özelliklerini şöyle belirtiyor.

“’Hikâye şiiri, Anadolu’nun güçlüklerle, yokluklarla dolu bir köyünde doğmuş bir insanın sevilen, beğenilen, istenen kadının kar­şısındaki duygularını büyük bir içtenlikle dile getirmekte, bir yandan yurdunu, doğduğu yerleri etkili bir anlatımla betimlerken bir yandan da ilgiye, sevgiye susamış bir köy çocuğunun ezikliğini yansıtmakta­dır.

a.   İçtenlik, özlü anlatım ve konuşulan dilden yararlanmasıyla oluşan belirgin lirizm.
b.   Dize yinelemeleri ve birazla tamamlanan önermelerle belli bir ritm ve özel bir biçim oluşturması.
c.    Şairin doğduğu köylerle ilgili tasarımlar beğenilen kadın kar­şısındaki duygularla bağdaştırırken birtakım karşıtlıkların ortaya konması
d.   Uzak çağrışımlardan yararlanması.”

(Cumhuriyet Döneminden Büyüne Örneklerle Şiir Çözümlemeleri, Bilgi Yayınevi, Aralık 2003, Ankara).

Elma Yiyen Kadın 

Dudakların elmadan etli
Böcek gibi kara gözlerin.
Sen mi tatlısın, şaşırdım kaldım
Elma mı tatlı?

Benim kara böceğim baka baka
Isır bakalım elmayı daha.
Güzel olmaya güzeldin ya
Şimdi güzelsin iki katlı.
  

İstanbul 

Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.

Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.

Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır
Fakat içimde şarkı bitti.   

Turgut Uyar diyor ki:

Külebi bir ‘vakıa’dır, açıklanamaz bir olaydır Türk şiirinde.” “Külebi, durup dururken çıkar. Sıcak sıcak gözleri ve elleri gülen. Anadolu lirizmini taşıyan bir ‘hurda kamyon’ Külebi, Cemal Süreya’nın deyişiyle ‘tarihsiz bir coğrafyanın’ şairidir. Ne var ki ta­rihsiz bir coğrafya ‘doğal’dır. Külebi en güzel şiirlerinde, doğanın insanla ilişkisini tarihsiz bir gelenek gibi anlatır.”  

Halk şiiri ve ilişkisini değerlendirdikten sonra, toplumculuğuna bir bakalım isterseniz… Gene önce sözü Cahit Külebi Usta’ya vererek;

Ben şairim ama her şeyden önce insanım. Toplum içinde insana, dünyaya olaylara yabancı kalmak mümkün olmadığından, Türk toplumunu dikkati çekecek kadar yaşattım şiirimde. Yalnız Türkiye değil, dünyada olup bitenler de etkiler şiirlerimi.”  

“Konu seçmem; fakat daima ararım. Konularımı nerede bulursam orada peşini bırakmam”. “Ben kendi payına ne konuyu, ne içeriği, ne de biçimi tek başlarına düşünmem, üçünü birden düşünürüm. Kaynak ustası, nasıl tüpteki gazı, havadaki oksijeni ve çubuktaki metali bir araya getirince bunlardan çok farklı olan kaynağı ortaya çıkarırsa ben de içerikle biçimi uç uca getirip denk düşündüğümde, işte o kez basarım kaynağı. Bu ortaya çıkan yapıdır. İçerik de biçim de gerilerde kalır.   

Ozan, yaşadığı zamanı yansıtan, sormasını, sorgula­masını bilen bir sorumluluk içinde olmalıdır. Ozanlık bir ödül değil, topluma ödenmesi gereken bir borçtur, bir vergidir, görevdir. Aynı “kam” olmak gibi. Cahit Külebi, bu sorumluluğu duyan bir büyük ozandır. Bir başkaldırıdır da aynı zamanda. Yaşamı içinde yazdığı şiirlerde, döneminin ülke sorunlarını görebilirsiniz. 2. Dünya savaşının yokluğu, 60 devir yan koşullarda, yetmişli yılların kargaşa ortamında; sokağa delik deşik atılan insan ölülerini, Doğu’nun geri kalmışlığını, düzenini sürdürmek için insanların nasıl kullanıldığını. Cahit Külebi usta, şair, usta olmanın gereklerini, süreçlerini anlatırken; birikimin önemine ve sürekli beslenmesi gerektiğine şöyle işaret eder… 

 “Şairler en çok bilim adamlarına, sporculara benzer. Her üç dala da küçük yaşta girilir; ama küçük yaşta tam ürün verilemez. Sanatçı, bilim adamı ve sporcu tam ürüne ulaşıncaya dek haddelerden geçmiş, kuyulardan su çekmiştir.” C. Külebi, bu söylemleriyle iyi şiirin birikime ihtiyacı olduğuna dikkat çekmiştir. Sanatçıya göre, şairin kişiliğini bulması kolay olmuyor. Şair bununla ilgili keza şu ifadelerde bulunuyor; “Kendini bulduktan sonra birikimi bir yana bırakır ve hele okumazsa, her gün de birkaç şiir yazıyorsa yozlaşıp gider.”

ve sürdürür

Her şey kalıba dökülebildiğince yazılmalıdır. Ne var ki her şeyi şiire sokmak o denli kolay değildir. Kolay olmayanı kolay sanmak, daha doğrusu herkese yutturmaya kalkışmak, eninde sonunda başarısızlıklarla sonuçlanır; çünkü her varlığın değeri kendi niteliklerine dayanır.”  

Doç. Dr. İsmail Çetişlii'nin verdiği bilgilere göre Türk Mavisi şairinin şiir yazış tarzı hayli ilgi çekicidir:

"Cahit Külebi, hazırlıksız, herhangi bir yoğunluğa sahip olmadan şiir yazmak için ma­saya oturmaz. O, yazacağı şiiri, önce, günlerce, aylarca kafasında kurar; bütün yönleriyle ol­gunlaştırır; ondan sonra masaya oturur ve yarım saatte şiirini yazar. Bu yönüyle kendini bir öl­çüde halk şairlerine benzetir. Ancak şiirini bu noktada bırakmaz. Çünkü daha o, müsveddedir. Yarım saatte yazdığı müsveddeyi uzun süre veya her aklına geldiğinde sesli, sessiz okur ve pürüzlerini temizler; zaman zaman unutur; tek­rar hatırlar ve ondan sonra son şeklini verir. Zira onun için şiir, bir birikim, bir yoğunlaşma ve bir söyleme işidir" 

Külebi’nin şiirini anlatan genel çerçeveyi koruyarak ayrıntı­lardaki özellikleri daha iyi belirtmek olanağı bulunabilir. O genel çerçevede İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yoksulluklar, Anadolu insanının çektiği çile, acımasız doğa, yarınların umudu olan çocuk­ları, sevi ilişkilerinden kalan üzgünlük, yaşamanın kente yansıyan özellikleri, anıların ardından geçen zamana dalmak, Külebi’nin şi­irine yansıyan özelliklerdir… Kırsalda büyüyüp, ilk çocukluğu yaşayıp; sonra şehirde okumak, genç ve adam olmak ve savaşım vermek.

İlk şiirlerimde yaşama sevinci, çocuksu, neşe, iyimserlik daha fazlaydı. Daha sonraları yaşam sıkıntılarının üzerimdeki ağır baskısı (…) ve toplumsal kötülüklere karşı duyduğum tepki zaman zaman karamsar şiirler yazmama neden olmuştur. (…) Yeni akımlar ne denli etkisini sürdürürse sürdürsün ben fazla bir değişmeye uğramadım. (…) Ve yaşama sevincimden kötümser başkaldırmaya yönelişten başka bir değişme göremiyorum.” ( Cahit Külebi)

I 

Bilinmez hangi şehirde
 
Yaşarsın aşktan habersiz,
 
Küçük çakıl taşım, nasıl bulayım!
 
Kaybolmuşsun bir kocaman nehirde.
 

Bu kimin çocuğu, der, seni görenler. 
Benim çocuğum, diye, sesim gelir uzaktan.
 
Bunca kötülüğü bağışlatır bakışın
 
Yanakların kızarır ağlamaktan.
 

Bir gün sokakta rastlasam, ellerini
 
Alsam avuçlarıma okşasam.
 
Sıcaklığını tanır da mısralarımdan
 
Kız kardeşimsin sanırlar belki.
 

Son orada, ben burada
 
Birbirimizden habersiz
 
Ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi
 
Bekleye bekleye çürüyeceğiz.
 
II 

Senin oturduğun şehirde
 
Gökyüzü mavidir benimkinden,
 
Çiçekler daha taze
 
Kuşlar bile güzeldir birbirinden.
 

Şarkılar daha neşeli, daha mahzun
 
Akşamlar daha garipsi,
 
Umut alabildiğine geniş,
 
Umutsuzluksa denizler gibi;
 

Trenler bile daha sevinçli
 
Daha kederli gelir gider.
 
Gençler bütün haşarı
 
Yaşlılar büsbütün kederlidirler.
 
Kadınların sütü daha gür, daha ak
 
Çocukların iştahı, yerinde,
 
Gemiciler bile daha sarhoştur
 
Doğup büyüdüğün şehirde.
 

Garibim! Nazlım! Öksüzüm
 
Hayal rüzgarlarıyla emzir beni de
 
Uzak ya, kokunu duyuyorum
 
Gül gibi açıldığın şehirde.”


Ali Püsküllüoğlu der ki;

Cahit Külebi, Türk şiirinde yarım yüzyılı aşkın bir süreden beri vardır, hep öndedir ve onun şiiri, Türk dili yaşadığı sürece de yaşayacak, okunacaktır; çünkü Cahit Külebi’nin şiiri; diliyle, edasıyla, insanıyla, doğasıyla Türkiye’nin şiiridir.”   

Anadolu insanı türküyü çok sever. Bahçede, tarlada, harmanda hep yanık türküler söyler. Bunlarla yoğrulur. Çocuğunun ninnisi çoğu kez anasının yanık ezgisi olur. İşte Külebi'nin dili Anadolu insanının bağrında elif elif tüten bir türkü, gerçekten bir türkü dilidir. Ama, türkülerden giderek söyleyişe ermez Külebi. Cemal Süreya'nın dediği gibi "Sonuçta ulaşır türkülere




Köy Öğretmenleri
Yurdumuz uçsuz bucaksız,
Gökte yıldız kadar köylerimiz var.
Ama uzak, ama harap, ama garipsi..
Alın benim gönlümden de o kadar.

Uzak köylerimizde kuşlar gibi
Her sabah çocuklar size uçar.
Ama küçük, ama büyüyen, ama güleç..
Alın benim gönlümden de o kadar.

Siz kara göklerin yıldızları,
Işıtın yurdumuzu sabaha kadar!
Ama düşe kalka, ama yiğit, ama umutlu..
Alın benim gönlümden de o kadar. 


II

Çemişkezek'te, Patnos'ta, Malazgirt'te doğanlar!
Malazgirt'e, Çemişkezek'e, Patnos'a gitmezseniz,
Çocuklarınız öksüz kalır, yetim kalır,
Köylere ışık iletmezseniz.

Dağlara, vadilere, ovalara
Tesbihler gibi saçılmış köyler,
Rüzgara karşı bir bayrak,
Sevinçle türküsünü söyler.

Sevinçle türküsünü söyler
Bir idare lambası küçük, solgun.
En azından üçyüz pare dam
Umudu en azından üçyüz çocuğun.

Ve onlar saçları uzamış,
Çatlak ellerinde çıkınları,
Üç saat, dört saat ötelerden
Yorgundur, sessizdir akınları.


Ve onlar, yıldızlar gibi
Gözleri ışıl ışıl yananlar.
Oyuncak için değil, kağıt, kalem
Kitap için gizlice ağlayanlar.

Ve onlar aşıktan bilya,
Sopadan at yapanlar.
Kurt yavruları gibi, kuzular gibi
Dağ başlarını çınlatanlar.
........

Çemişkezek'te, Patnos'ta, Malzgirt'te doğanlar,
Bütün bunları düşünmelisiniz.
Yüce ırmaklar gibi sessiz, sürekli
Kağnılarla, arabalarla, kamyonlarla
Akıp köylere gitmelisiniz!

Yurdumuza ışık iletmelisiniz...


Sen Yokken

Sen yokken gittim
Korkularımın üstüne
Hiç ardıma bakmadım
Gümüş şiirler yazdım sen yokken
Çok yangın çıktı yüreğimde
Küllerini bile savurmadım
Irak denizlerin fırtınasıydım
Uzak iklimlerin sert rüzgarları
Kulaçlarken denizinde gurbeti
Kanlı savaşlarım,
Belalı sevdalarım olmadı hiç
Ama hep sustum,
Hep ağladım, hep yandım sen yokken.
Bekliyorum dönüşünü yeniden,
Bir gelsen,
Hayatın önünden alsan beni
Bir gelsen,
Sellerin önünden alsan beni
Bir gelsen,
Ölümlü düşlerimden alsan beni.

Çok durdum güneşe karşı bir başıma
Savrulurdum rüzgarlarında sensizlik denizinin
Sen yokken,
Az dolaşmadım gönlümün kuytularında
Üşüyen karanfilim şimdi buruşuk parmaklarda
Bir kırağı ayazıydım gecenin kollarında
Zifirlerinde sadece ben üşürdüm.
Hiç aldırmadım esen rüzgara
Hiç dinlenmiş bir yürekle çıkmadım ortaya
Yinede hiç yıkılmadım giden trenlerin ardından
Ama bütün yangınlar beni yaktı önce
Hep ortasında kaldım vurgunların
Vurgun nedir ki? deme
Bir babanın serzenişi nasılsa öyle
Bayrakları indirilmiş,
Bozguna uğramış bir hisardım sen yokken
Hep sustum,
Hep yandım, hep ağladım sen yokken.
Bir gelsen,
Yangınlardan alsan beni,
Bir gelsen,
Dünyalarımdan alsan beni,
Bir gelsen,
Şafaksız gecelerden alsan beni,
Ama ne zaman gelsen,
Akşam kızılı gözlerimle bulacaksın beni.







Anadolu’da Türk ihtilali ve aydınlanması şiirde ürünlerini 1940’lı yıllarda verdi. Attila İlhan’ın deyişi ile 40 kuşağı, Türk Şiiri’nin “Altın Kuşağı”dır. Cahit Külebi de 40 kuşağının özgün, toplumcu, ulusçu ve halkçı şairidir. Cahit Külebi elbette Türkçecidir…

Cahit Külebi, Anadolu Türk Aydınlanmasının ürünü büyük ozan, yalvaç, elbette sonucu ve ait olduğu Kurtuluş Savaşı ve Aydınlanmanın önderi Atatürk’e şiirler yazdı; Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda. 13 şiirden oluşan bu destanın, XII. Şiirini sunuyorum;


XII

                       Bu ne inançtı ki, Gazi Paşa!
                       Atının teri kurumadan
Sürüp gittin yeni yeni savaşların peşinde.

Sana borçluyuz to derinden
Çünkü yurdumuzu sen kurtardın
Hasta, yorgun düşmüştük
Yaralarımızı iyice sardın

Yiğittin, inanç doluydun, yapıcıydın
Sanatkardın, denizler kadar engin
Kimsenin görmediğini görürdü
Sevgiyle bakan gözlerin

Dedin ki: Bu millet, bu büyük millet
Yüzyıllar boyu geri kalmış
Bu yurt, bu güzel yurt, bizim yurdumuz
Her yanından yaralar almış

Dedin ki: Bir güzel savaşmalı
Kurmak için yeniden
Bilgiyle, inançla, coşkunlukla
“Öğün, çalış, güven”



Sana borçluyuz ta derinden
Işığısın bu yurdun
Dilimizi, ulusallığımızı öğrettin bize
Çünkü cumhuriyetimizi sen kurdun

Hürriyeti sen yaydın içimize
Halkçıyız dedin halk içinden
İnançta hür yetiştirdin bizi
Borçluyuz sana ta derinden

Devrimlerle yüceltti, çok yüceltti
Bu milleti temiz ellerin
Sana borçluyuz ta derinden
En büyüğü Mustafa Kemallerin

Ey büyük ozan, yalvaç, göğün ve yer altının ruhlarının yoldaşı büyük Kam, dedem Cahit Külebi, ellerinden öperim…

Buradaki şölenimizdeki sevgi, senin ruhuna, yüreklerimizden çıkan aşkla ulaşsın…

Sevgilerimle…

Hürol Taşdelen


HAMOY, Ankara,
14 Şubat 2015




Kaynakça

1. Cahit KÜLEBİ “Şiir Her Zaman”
2. Edebiyatçılar Derneği “Cahit Külebi’ye Saygı”
3. Muzaffer UYGUNER “Cahit Külebi”
 
4. Behçet NECATİGİL “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”
5. Sedat UMRAN – Hasan AKAY “ Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Bilinen ve Bilinmeyen Şahaserler Antolojisi

6. Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Mehmet Fuat, 1. Cilt
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder